26 Mayıs 2010 Çarşamba

EDEBİYATIN HAZ DURAKLARI-12 (KEMAL TAHİR-DEVLET ANA)

Kemal Tahir'in en önemli eseri diyebileceğimiz "Devlet Ana", üzerinde uzun uzun tartışılabilecek, birçok değişik açıdan değerlendirilebilecek bir roman.
Roman, Kemal Tahir'in bazı röportajlarında kendi ağzından da belirttiği üzere, kısaca, Türklerin devlet kurma yeteneğini anlatır.
Bu bakımdan 'Devlet Ana', birçok eleştirmence 'milliyetçi' bulunmuş, bazı yazarlarca ise tarihsel gerçeklerden saptığından dolayı eleştirilmiştir. Berna Moran, mesela, "Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış" adlı kitabında bundan yakınır ve Devlet Ana'da tarihin objektif aktarılmadığı düşüncesini ortaya koyar: "Devlet Ana bir tarih kitabı değil de bir roman olduğuna göre yazarın tarihsel olayların ana çizgisini izlerken yarattığı kurmaca dünyada tarihe tıpatıp sadık kalması beklenemez. Ama yapılan değişiklikler ya da sapmalar belli bir tezi kanırlamak için göze alınmışsa durum değişir ve şu soruları sordurtur bize: Kemal Tahir'in, Osmanlı insanının Batı insanına üstünlüğünü ve devlet kurma dehasını göstermek için düzenlediği olaylar ve çizdiği kişiler acaba amacına ne ölçüde uygun? Ne ölçüde inandırıcı?"(Sf.232)
Kemal Tahir, Osman Bey'in kadın meselesi veya topraklarının başkalarınca istila edilmesi olsun, bir şekilde zoraki olarak savaşların içine çekildiğini anlatır bize. Berna Moran bunu da eleştirir: "Aşiretten devlete geçiş de Kemal Tahir'in anlattığı gibi Osmanlılar'ın kendilerini savunurken gerçekleşmiş bir olgu değildi. Denebilir ki, romanda öykü tarihe uygun şekilde yazılmamış, öykü tarihe uydurulmuş." (Sf.232)
Ancak evet, 'Devlet Ana'ya bir tarih kitabı olarak değil de, bir edebiyat eseri olarak baktığımızda, hakkını teslim etmemiz gerekir. Kitap diyaloglara fazla ağırlık vermiş olsa da, okura gerçek bir edebiyat zevki yaşatıyor.
Romanın en başarılı özelliği, Osmanlının kurulma sürecindeki (1290'lı yıllar) atmosferin ustaca yansıtılması... Bir arada yaşayan her dinden ve milletten insanlar, mahalli ağzıyla konuşmalar, örf ve adetlere bağlılık, entrikalar, aşklar, savaşlar vs...
Berna Moran romanın "romans" özellikleri taşıdığı kanısında; sözgelimi romanda iyi karakterler hep iyi, kötüler ise hep kötü özelliklerle idealize edilmiş, serüven, kahramanlık gibisinden temalar baskın bir biçimde işlenmiştir. "Kanımca Devlet Ana'nın çekiciliğinin nedenini, Türk okurunun gururunu okşayacak şekilde idealize edilmiş konusunda ve yüzyıllar boyu süzgeçten geçmiş, etkinliğini kanıtlamış eski romans ve serüven formüllerinin, yapıtta, ustaca harman edilmiş olmasında aramak doğru olur." (Sf.241)
Devlet Ana tarihselliği bir tarafa koyup edebiyatın hazzını yaşamak isteyen her okur için gerçek bir klasik.

Kaynakça:
Berna Moran-Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2 (İletişim yayınları-2005,13.baskı)

14 Mayıs 2010 Cuma

HAYVANLAR VE HAKLARI

İnsanların birbirlerini kullanması, birbirlerini sömürmesi ve birbirlerine diş geçirebildiği müddetçe diğeri üstünde egemenlik kurması yetmiyormuş gibi, bir de zavallı hayvanlar bu "insan yobazlığına" maruz bırakılıyor maalesef.
Patshop'larda, insanların, daha çok para kazanabilmek uğruna özgürlükleri sınırlanmış hayvanları vitrine çıkarması kabul edilebilir şey değil.
Bir facebook organizasyonu olan "PETSHOP'LARA HAYIR: Köpekler balık değildir !!! CAM içinde CAN olmaz !!!" başlıklı grup bu manada oldukça anlamlı bir duruş sergiliyor.
Hayvanların kutsallığı bir bakıma, insanların onların yaşam biçimlerini örnek alarak toplumlar kurmasında yatar.
Charles Darwin'den Kropotkin'e birçok bilim adamı ve düşünür hayvanların yaşamından yola çıkmıştır kurdukları düşünceler için.
Hatta sağdan ve soldan tüm ideolojiler kendi temellerine sağlamlık katmak için hayvanlara bakmış, onların yaşamlarından örnekler vererek kanıtlar sunmuştur.
"Sosyal Darwinizm" olarak adlandırabileceğimiz "liberalizm" bir "sosyal hayvan" olarak ele alınan insanın hayvanların yaşamlarına benzer şekilde güçlünün zayıf karşısında yaşam şansına sahip olabileceğini savunurken, kimi sol ideoloji hayvanlar dünyasına "karşılıklı yardımlaşma" açısından bakmıştır.
İşte, insanın hayvanlara bakışı, onları kutsal bir şekilde kendi düşüncelerine temel oluşturan bir yerden, ticari nesneye dönüşmesine, böylece bir vitrine konmasına yol almıştır.
O halde...
İnsan haklarını uygulamaktan aciz biz insanlar, hayvan haklarına ne kadar duyarlı olacağız?
Hiç kuşku yok ki bu sorunun cevabı, ne kadar insan olabileceğimizde yatıyor.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

AVRUPA'DA İSYAN:YUNANİSTAN VE TARİHİN ÖLMEYEN DİYALEKTİĞİ

Yunanistan'da ne zaman bir ayaklanma olsa (ki, son yıllarda sıkça oluyor), bu küçük Avrupa ülkesini büyük bir heyecanla takip ediyorum.
Nasıl etmeyeyim?
Avrupa'nın yakın tarihine baktığımızda, 68 gençlik hareketleri sonrasında dinginleşmiş, rahata ve refaha alışmış, hatta bundan ötürü de büyük ölçüde miskinliğe sürüklenmiş bir toplum ortaya çıkar. Son üç yüz yıldır tarihsel olaylarda (savaş ve devrimlerde) baş aktör olan "Avrupa", son otuz-kırk yıldır büyük bir durağanlığın, pasif bir varoluşun içine düşmüş durumda.
Böylesi bir durumda yaşlı kıtada meydana gelen bir "hareket", bir "isyan" ve yeni bir "uyanış" nasıl olur da ilgi çekici olmaz?
2008'de patlak veren küresel ekonomik kriz, zaman geçtikçe etkisini dünyanın çeşitli yerlerinde arttırmasıyla birkaç sene önce düşünülen birçok şeyi ters yüz etmeye başladı.
90'lı yılların başlarında hiç kimse olacakları tahmin edemezdi. O yıllardaki egemen görüş, dünyada neo-liberalizmin tartışmasız bir şekilde kendini kabul ettirdiği ve tarihin sonunun geldiğiydi.
Yunanistan'daki insanların isyanı parlak günlerin gerilerde kaldığını gösteriyor.
Olayların diğer ülkelere yayılması, kaçınılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkacak olan "yeni sol" hareketlerin çizgilerinin çizilmesine katkıda bulunabilir ve bu bağlamda, Yunanistan'da ayaklanan halkın "krizin bedelinin kendilerine ödetilmesine" karşın isyanının yanında durmak, dünyanın her tarafından kendini 'solda' gören insanların doğal tavrı olmalıdır.
'Sol,' yaşadığımız büyük ekonomik ve sosyal kriz ortamında küllerinden 'yeniden' doğacaksa, bu ancak 'küresel' bazda olabilir. Bu perspektiften bakınca, hem Yunanistan'daki olayların önemi ortaya çıkıyor, hem de "küreselleşme" hegemonik etkisiyle bunu zorunlu kılıyor. Günümüzde ulusal sınırları içine kapanmış bir solun başarısızlığa mahkum olması kaçınılmaz bir gerçek. Küreselleşmeden sadece uluslararası sermaye nemalanırken, her türlü emek hareketlerinin belli sınırlar içine hapsolması, sömürülenler (dünyanın büyük çoğunluğu) için yenilgiyi hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz.
İşte bu sebepten, dünyadaki bütün sol hareketler, yerkürenin her hangi bir köşesinde meydana gelen bir 'başkaldırıyı' kendi davalarıymışçasına savunmak zorunda.
Çünkü 'Marksist tarihsel diyalektiğin' yeniden doğması bu sayede olabilir.
Bir de şu yanılgıyı düzeltmeli: Tarihte küresel bazda ortaya çıkan ilk politik görüş, günümüzde sanıldığı gibi 'kapitalizm' değil. Kapitalizmin 'ulus devlet' anlayışına dayandığı dönemlerde sol, "enternasyonalizm" demiyor muydu?
Unutulan bir gerçek bu...
Yunanistan olayları gözden kaçan bu ince nüansı ortaya çıkartıyor.
Ama dünyadaki bütün "sol" birlik olabildiği müddetçe elbet...

4 Mayıs 2010 Salı

GAZETELERİN GELECEĞİ

İnternet devriminin iyice yerine oturmasından sonra gazetelerin geleceğinin ne olacağı tartışılan bir konu. Kanımca gelecekte (hatta şimdiden) "haber" ağırlıklı gazeteler önemini yitirecek, çünkü zaten 'bilgi çağı' dediğimiz zamanda haber'e ulaşmak hiç mesele değil, dört bir yanımızdan çeşitli aygıtlar bizi haber'e boğmakta zaten.Üstelik gazetelerin, geceden matbaaya girdiğini ve elimize ertesi sabah ulaştığını düşünürsek (muhtemelen gazetede yazan haberlere Tv, internet vb... yoluyla daha önceden ulaşmışızdır), hız çağının kaldıramayacağı bir yavaşlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki, Türkiye'de bunları düşünen ve uygulamaya geçen (Serdar Turgut'un bu konuya birazcık kafa yorması ve Ertuğrul Özkök'ün de genel yayın yönetmeniyken gazetesinin "sit-com" olduğunu söylemesi ise bir şeyi değiştirmedi, çünkü Hürriyet'de Akşam'da hala sıkıcı haber gazeteleridir) bir gazete göremiyorum: varsa yoksa haber veriyorlar, hadi hadi o haberi kendi siyasal duruşlarına göre allayıp pullayıp öyle sunuyorlar okura. İş böyle olunca da, gazete okumak keyifli bir iş olmaktan çıkıyor. Ne yapmalı gazeteler o halde? Bir kere haberi falan bir tarafa koyup, kendilerine özgü bir dil yaratmalı, yaratıcılığın sınırlarını zorlamalı ve araştırma-inceleme, düşünsel yazılarını arttırmalılar. Bizimkilerin yaptığı, bir görüşe saplanıp koro halinde düşüncelerini insanlara empoze etmeye çalışmak ve haber yazma kolaycılığına başvurmak.Günümüz gazete okuyucusunun haber öğrenmek için gazete alması pek inandırıcı değil. İstediğim her habere elimin altındaki klavyeden ulaşıyorum; artık bir gazetede aradığım doyurucu yazılar ve yenilik. Umarım gazete içerikleri için 'avangard' bir akım ortaya çıkar. Aksi halde, bir yirmi yıl sonra kadar gazeteler maziye karışacak sanırım.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

NOT DEFTERİ

Yoksul ülkelerde yoksul insanlara, kendi ufak tefek işlerini kurup yoksulluklarından kurtulmalarına fırsat sağlayan "Mikro kredi," hakkında geçen hafta "New York Times"da çıkan bir haber oldukça ilginç, ama aynı zamanda düşündürücüydü. Habere göre, "Mikro Kredi," büyük bankaların tekeline girme yolundaydı ve bu istatistiksel verilerle ortaya konuyordu: mesela mikro kredi dağıtımının %60'ından biraz daha fazlası büyük finans kuruluşlarının elindeyken, sosyal yardım kuruluşlarına çok az bir pay düşüyordu; üstelik bu finans kuruluşları aşırı bir faiz alıyordu kredi dağıttığı insanlardan. Haber, projesiyle Nobel Barış Ödülü kazanan Bangladeşli Muhammed Yunus'un (haklı olarak) bu duruma isyan ettiğini ve bir konferansta fakir insanların sırtından para kazanmanın haksızlık olduğu üzerine sözlerini de yansıttı. Bu olay, kapitalizmin, tarihteki en büyük başarısının kendisine daima yeni sömürü alanları yaratması olduğunu bir kez daha ispatlıyor maalesef.

Moda her zaman dikkatimi çeken bir konu olmuştur; ancak giyinmek kuşanmak ve neyin moda olduğunu takip etmekten ziyade, kıyafetlerin dönemsel, sosyolojik kodlarının izini sürmek, neyin niçin moda olduğunun altında yatan olguları deşmek açısından. Amerikalı sosyoloji profesörü Diane Crane'in, bizde de Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan "Moda ve Gündemleri-Giyimde Sınıf, Cinsiyet ve Kimlik" isimli kitabı bu bağlamda muhteşem bir kaynak. Crane genel olarak modanın tarihsel sürecinde dört şeyin önemini açığa çıkartıyor;
a) Giyime 19.yüzyılda ve erken 20.yüzyılda "sınıfın" biçim verdiğini ve kıyafetlerin bu dönemde bir sınıf belirleyicisi veya "sınıf atlama özlemi" göstergesi olduğunu, ancak bunun günümüzde geçerliliğini yitirdiğinin.
b) Modanın modern zamanlarda "yukarıdan aşağıya" biçimlendirildiğini ve üst sınıflarca alt sınıflara iletildiğini, ancak post-modernizmin parçalı toplumlarında bu sefer "aşağıdan yukarıya" bir örgütlenmenin söz konusu olduğunu. (Sokak modası, kimlikleri öne çıkartan giyim tarzları vb...)
c) Eskiden belli bir merkezin (mesela Paris) hegemonyasında olan modanın, kürelleşme çağında belli bir merkezin olmadığı, merkezsiz ve dağınık bir biçimde yaratıldığını ve medya aygıtları yoluyla kitlelere iletildiğini.
d) 19.yy ve 20.yy başlarında statü göstergesi olan giyimin 20.yy ortalarından (bilhassa 60'lı yılların özgürlük hareketlerinden sonra) kimliğe, isyana, politik eylemlere vs... gönderme yaptığını ve müziğin de moda yaratmakta bu dönemlerde büyük bir güce dönüştüğünü.
Kitap, post-modern okumalardan keyif alan bir okuyucu için gerçekten de etkileyici bir çalışma.

1 Mayıs'ı olaysız tantanasız kutladık, ama benim için en sevindirici olan şey, meydandaki yeni nesilden genç insanların son derece bilinçli bir şekilde, yeni bir örgütlenmeye dair sinyaller vermeleriydi. A.Negri&M.Hardt "İmparatorluk" da, çağımızda klasik 'işçi sınıfı'nın sınıfsal özelliklerini yitirdiğini belirtip, ama bunun susmak, geri çekilmek anlamına gelmediğini, 'çokluk' olarak adlandırdıkları ve sömürüye uğrayan herkesi (sadece kol işçisi değil) kapsayan yeni ve daha genel bir örgütlenmenin ortaya çıkması gerekliliğini vurgularlar; sloganları ise "Ya imparatorluk ya çokluk,"tur. 1 Mayıs'taki görüntü, "çokluk"un kendini yaratmasının imkansız olmayacağını gösterdi. Zaten, tarihte 'başkaldırı,' genellikle belli belirsiz de olsa küçük bir kıvılcımla başlamıştır.






  




23 Nisan 2010 Cuma

EDEBİYATIN HAZ DURAKLARI-11 (HERMAN MELVILLE-KATİP BARTLEBY)

Amerikalı ünlü "simgeci" yazar Herman Melville deyince insanın aklına öncelikli olarak "Moby Dick" geliyor kuşkusuz. Balina avcılarının yaşamını anlatan "Moby Dick," yazarın dev başucu eseri; ama 60 küsur sayfalık kısa romanı (ya da uzun öyküsü) "Katip Bartleby," daha derinlikli ve "Moby Dick"in niteliksel özelliğini geride bırakarak daha derinlikli ve niceliksel yönüyle daha zengin.
"Katip Bartleby" için pasif direnişin güçlü bir betimlemesi ya da bir başkaldırı diyebiliriz. Bu kitaptan birkaç hafta öncesine kadar habersiz olduğum için kendimi kötü hissettim açıkçası. Kitapla tanışmam ise edebiyatla alakasız bir kitabı, A.Negri&M.Hardt ikilisinin ünlü "post-marksizm" denemesi "İmparatorluk"u okumam sayesinde oldu; keza bu kitabın bir yerinde direniş ve başkaldırı şekillerinden bahsedilirken, Melville'in meşhur anti-karakteri "Bartleby" hatırlatılıyordu okura.
"Bartleby,"bir avukatın yanında katip olarak işe başlayan karanlık ruhlu, yalnız, içine kapanık birisidir ve bundan dolayı da olayların anlatıcısı avukattır; çünkü bu, yani anti-kahramanımızı bir başkasının anlatması, hikayeyi daha güçlü kılıyor. Hikaye Bartleby'nin ağzından anlatılsaydı bu kadar etkili olmayabilirdi ya da böyle bir durumda katip, bu denli esrarengiz bir hale bürünmezdi.
"Katip Bartleby"nin ana temalarından birisi "yabancılaşma." Bilindiği üzere 20.yüzyılda yabancılaşma üstüne, bireyin toplumun ve dünyanın dışına düşmesiyle ilgili bir dolu edebiyat eseri üretildi ve bu, kuşkusuz çağın politik ve sosyal gelişmelerinin bir sonucuydu. Ancak Melville'in eserini daha bir önemli kılan, 20.yüzyılda ortaya çıkan benzerlerinden çok uzun zaman önce, 19.yüzyılın ortalarında yazılmış olması. Borges'e göre "Katip Bartleby," Kafka'nın eserlerindeki umutsuz ve karamsar karakterlerin bir öncelleyicisi.
Ancak öte yandan şöyle bir fark derhal dikkati çekiyor kuşkusuz: Kafka'nın karakterleri umutsuzluğun karşısında eli kolu bağlıyken, "Bartleby"nin pasifliği bir başkaldırı gibi görünmekte. Öyle ki, "Bartleby," bize nedenlerini katı bir suskunlukla açıklamasa da, anlamsız gibi görünen davranışının son derece bilincindedir; çünkü bu bilinci devamlı olarak tekrarladığı şu cümleyle ortaya koyar: "Yapmamayı tercih ederim."
"Bartleby" önce avukatın verdiği bütün yazı işlerini büyük bir çalışkanlıkla yerine getirir, ama iş yazılanların gözden geçirilmesine gelince kahramanımız, öyle sakin bir sesle yapmamayı tercih ettiğini belirtir ki, patronu ona kızamaz bile, hatta acımaktan da kendini alamaz.
Ancak zaman geçtikçe "Bartleby" işi abartır, bu sefer hiçbir şekilde yazı yazmayacağını, çalışmayacağını ifade eder; çünkü her zamanki gibi "yapmamayı tercih etmektedir." Ama bu arada işyerini de terk etmez, hatta orayı evi bellemiştir; buna karşılık hiçbir iş yapmadan sadece oturur ve çok az bir yiyecekle karnını doyurarak yaşar gider. Biz ise avukatın içsel dünyasındaki çalkalanmalara şahit oluruz; çünkü patron bu tuhaf elemanına merhamet duymakla acımasız olmak arasında gidip gelmektedir. Ancak bir de şöyle bir gerçek var ki, "Bartleby" yaptıklarında bir amacı yokmuş gibi görünse de, ister istemez işyerindekilerini etkilemeyi başarır; sözgelimi avukatın bir diğer çalışanı daha önce hayatı boyunca hiç kullanmadığı ".....tercih ederim" sözünü sık sık kullanmaya başlar. Bartleby'nin negatif de olsa bir başkaldırı da bulunuyor oluşu, eylemin (bazen eylemsizlik şeklinde de olsa) varoluşsal açıdan önemine vurgu yapıyor.
Hem, modern zamanların politik Bartleby'si Mahatma Gandhi'de benzer bir metotla ülkesinin bağımsızlığını kazanmasını sağlamamış mıydı?

   



22 Nisan 2010 Perşembe

ANAYASA DEĞİŞİKLİK PAKETİM

Madde X-1: T.C devletini, ırk,etnik köken, din, dil vb... farklara bakılmaksızın ülkede doğmuş veya hayatını bu ülkede sürdüren "bütün halklar" oluşturur ve her bir birey ülke yönetiminde eşit söz hakkına sahiptir. Bunun içindir ki;
a)TBMM ismi, 'Türkiye Büyük Halk Meclisi' (TBHM) olarak değiştirilmiştir.
b)TBHM oturumlarına isteyen herkes katılıp konuşma yapma ve önerilerde bulunup yasa teklifi verme hakkına sahiptir; (çoğunlukçu demokrasiden, "tam ve katılımcı bir demokrasi" anlayışına geçilmiştir).
c)Milletvekilleri Başbakan veya Parti Genel Başkanlarına değil, ülkede yaşayan her bir bireye karşı sorumludur. Birey, istediği her milletvekili hakkında meclise gensoru verme, yapılan işleri sorgulama hakkına sahiptir.
Madde X-2: Hiç kimse (başka bir kimseye zarar vermediği müddetçe) düşüncelerinden ve ifadelerinden dolayı yargılanamaz; herkes istediği her konuda istediğini düşünmekte ve bunu ifade etmekte özgürdür. Bunu kısıtlamaya çalışan birey ya da kurum hakkında gereken cezai işlemler derhal başlatılacaktır.
Madde X-2 a): Hiç bir kanun, "ahlaka aykırı," gibisinden sunni bahanelerle ceza vermeye yönelik uygulanamaz; insanlar kendi ahlaki düzenlerinden kendileri sorumlu olup, bunu dilediklerince yaşamakta özgürdür.
b) İsteyen herkes istediği her dine, ideolojiye, felsefeye, ahlaka inanabilir; bu konuda kimse kimseye baskı uygulayamaz.
c) Yeni doğan bir bireyin nüfus cüzdanında 'din' ibaresi boş bırakılır; birey kendi akli iradesine kavuştuğu zaman cüzdana inandığı dini yazdırma ya da boş kalması hususunda hürdür.
Madde Y-3: (Belediye Hizmetleri Hakkında Deşişiklikler)
Madde Y-3 a): Elektrik, su, itfaiye, yol, ulaşım vb... hizmetler 'genel halk çıkarlarına' uygun olarak "ücretsiz" olacaktır. Hiçbir belediye bu hizmetler karşılığı vatandaşından "para" talebinde bulunamaz. Bu yüzden;
a-1) Ülkede bütün toplu taşım araçları bedavadır.
a-2) Otoyollardan ve köprülerden geçişlerde hiçbir şekilde ücret alınmayacaktır; gişeler kaldırılacaktır.
a-3) Ülkede özel sermayenin elinde olan bütün plajlar kamulaştırılacak ve herkesin kullanımına açılacaktır; plajlarda kimse kimseden "para" isteyemez; isteyen herkes istediği her plajdan denize girmekte özgürdür. Otellerin plajları parsellemesine kesinlikle izin verilmeyecektir.
a-4) Elektrik ve su bedavadır; ülkedeki bütün sayaçlar kaldırılacaktır ve belediyeler her bireyin ücretsiz elektrik ve suya ulaşmasını sağlamakla sorumludur.
a-5) Halk bu hizmetleri yerine getirmeyen belediyeleri görevden almak amacıyla dava açma hakkına sahiptir.
a-6) Yukarıda belirtilen hizmetler; emeğini "ücret" karşılığı satan insanlardan toplanacak vergilerle değil, sermaye sahiplerinden yeterli miktarda toplanacak vergilerle sağlanacaktır.
Madde XY-18: (Eğitim ve Sağlık hizmetleri hakkında anayasa değişiklikleri)
a) Devlet her bir vatandaşını "ücretsiz" olarak okutmakla sorumludur.
b) Özel okullar ve özel üniversiteler kamulaştırılacak ve herkesin yararı için kullanılacaktır. Eğitim hiçbir surette paralı olamaz; okullar ülke topraklarında yaşayan herkesindir ve herkes istediği alanda eğitim almakta özgürdür.
c) Okullarda "harç" ücretleri kaldırılmıştır. Okumak için bir de üstüne para vermek gibi yanlış düşüncelerden vazgeçilmiştir.
d) Devlet okuyan yurttaşlarına gerekli kitap, kırtasiye malzemeleri vb... şeyleri temin etmekle yükümlüdür.
e) Bilimsel konularda, ilgili bilim dalına daha çok hakim olunması maksadıyla okullarda "ana dilde eğitim" verilecektir. Yabancı dil öğrenmek isteyen bireyler ise, bunu devletin ücretsiz olarak açacağı dil okullarından sağlayabilecektir.
f) Temel eğitimden sonra hiçbir ders "zorunlu" olmayacak, öğrenci istediği derslerde eğitim alacaktır. Bu konuda hiçbir dayatma yapılamaz. 
g) Sağlık hizmetleri ülkenin her bir tarafında ve herkese eşit bir biçimde ücretsiz olarak devlet tarafından sağlanır. Hiçbir tedavi, ameliyat, hastane hizmetlerinden "ücret" talep edilemez.
Madde WE-12: (Çalışma yaşamı hakkında değişiklikler)
a) Çalışma saatleri hafta içi 5 gün, günde 4 saate indirilmiştir. Buna göre ücretli çalışanlar; hafta içi günlerde saat "10" ile "12" ve "13" ile "15" saatleri arasında çalıştırılabilir; saat "12-13" arası ise öğle izni kullanacak ve hafta sonu 2 gün izinli olacaktır. Buna göre bir çalışan için haftada 20 saat çalışma sınırı vardır. Böylece ülkede herkese iş sağlanacak, insanlara kendi hobi uğraşları için boş zaman bırakılacak ve gereksiz üretim fazlası'nın önüne geçilmiş olacaktır.
b) Her bir işyerinin sendikası ayrı olacaktır. İşveren bu konuda hiçbir dayatmaya baş vuramaz.
c) İşyerinde insan onuruna aykırı uygulamalar olduğu takdirde, çalışanlar sendika vasıtasıyla bir araya gelip şirket hakkında "kamulaştırma" davası açma hakkına sahiptir.
d) Geliri belli bir miktara (ek maddelerde belirtileceği üzere) kadar olan hiçbir ücretliden vergi alınmaz. Çalışanın gelir vergisini "işveren" öder.
e) Birey, hayatını idame ettirebilmek için istemediği bir işi yapmak zorunda değildir, buna mecbur bırakılamaz. O birey için gerekli iş sahası mutlaka yaratılacaktır; bundan "kamu" sorumludur.
f) İşveren "artık değere" hiçbir surette el koyamaz ve "artık değeri" yıl sonunda çalışanlarına eşit olarak dağıtmaya mecburdur.